HAKİM ile çalışmalarını ve Sivil Düşün destekli ziyaretlerini konuştuk

HAKİM ile çalışmalarını ve Sivil Düşün destekli ziyaretlerini konuştuk

Sivil Düşün’ün, Türkiye’de hayvan haklarına dikkat çekmek ve sivil toplumda alana dair yürütülen çalışmaları tanıtmak amacıyla başlattığı #BirlikteYaşıyoruz kampanyası çerçevesinde HAKİM (Hayvan Hakları İzleme Komitesi) ile konuştuk. Sivil Düşün ile Hareketlilik ve Ağ Oluşturma Desteği kapsamında Lüksemburg ve Hollanda’da sivil toplum örgütleri ile görüşmelerde bulunan HAKİM’in Türkiye’de hayvan hakları alanındaki yasal mücadelesi devam ediyor.

HAKİM’in çıkış noktasını anlatır mısınız?

Burak Özgüner: 2014 senesinde, Hayvanları Koruma Kanunu’nun değişikliğini öngören yasa tasarısı, parlamentoda esas ihtisas komisyonu olan Çevre Komisyonu’nda tartışılırken, komisyon toplantılarına sivil toplumun aktif katılımı için yoğun bir mücadele verdik. Bu, sanırım Türkiye siyasî tarihinde, sivil toplumun, yasama sürecine en geniş şekilde katılım sağladığı yasama çalışmasıydı.

Komisyon görüşmelerinde, daha önce aşina olduğumuz söylemlerle karşılaşmıştık. Dönemin Orman ve Su İşleri Bakanı, bakanlık bürokratları ve komisyon üyelerinin büyük bir çoğunluğu, cinsel şiddetten işkenceye, hayvan hakları ihlâllerinin “münferit” olaylar olduğunu, toplumdaki bir takım “hasta”, “sapık”, “psikopat” insanların bu hak ihlâllerini gerçekleştirdiğini iddia ediyordu. Hayvan hakları savunucuları olarak, hayvanlara yönelik zulmün sistematik olduğunu anlatmak için çok çabaladık ancak bu çabalarımız ne yazık ki yasa tasarısına büyük ölçüde yansıyamadı. Bürokratlar da parlamenterler de toplumun büyük bir çoğunluğu gibi, hayvan hakları denilince, sadece kent hayvanlarını düşünüyorlardı. Hâlbuki hayvan hakları ihlâlleri, çok geniş bir yelpazede ve akla hayale gelmeyecek şekilde, son derece vahim koşullarda gerçekleşiyor.

Hayvan Hakları İzleme Komitesi (HAKİM) olarak, hayvan haklarını kedi-köpeğe indirgemiş olan toplumsal algıyı kırmak; hayvan hakları ihlâllerinin “münferit” değil, sistematik, planlı vakalar olduğunu hem resmî otoritelere hem de topluma istatistik verileriyle gösterebilmek için hak ihlâllerini raporlamaya başladık.

HAKİM Hayvan Hakları ihlâlleri Raporu, dört ana hak ihlâli kategorisinde, kedisinden tilkisine, sığırından tavuğuna, arısından kaplumbağasına, koyunundan böceğine, tür ayırt etmeksizin hayvanların haklarının nasıl gasp edildiğini içeriyordu. HAKİM 2016 Hayvan Hakları ihlâlleri Raporu’nu tamamladığımızda, biriken toplam, oluşan tablo dudak uçuklatan cinstendi. Raporumuzun, hayvanlara yönelik hak ihlâllerinin aslında bir soykırım olduğunu net bir şekilde gösterdiğini düşünüyorum.

Ayrıca, raporlama ve izleme çalışmasını sürdürürken, kimse tarafından dile getirilmeyen, yaşam hakları yok sayılan, kolayca gözden çıkarılan hayvan gruplarına özellikle ağırlık verdik. Raporlamaya başladığımız günlerde, Türkiye’de maalesef çatışma ve savaş koşulları hüküm sürüyordu. Çatışmaların yoğun olduğu bölgelerde, insan hakları ihlâllerine endişe, üzüntü ve öfke ile tanık olurken hayvanların da savaş ve çatışma koşullarından tıpkı insanlar gibi etkilendiğini; yaşam hakkı, beden dokunulmazlığının ihlâli, şiddetsiz/barışçıl bir ortamda, işkence görmeden yaşama, temiz su ve gıdaya erişim gibi haklarının gasp edildiğini gördük. Çatışmaların en şiddetli olduğu bir dönemde, kısıtlı imkânlar ile çatışma koşulları altında yaşam mücadelesi veren hayvanlara mama bıraktık, polisin izin verdiği alanlarda, zorunlu göçe tâbi tutulmuş sokak hayvanlarının yaşamlarını kolaylaştırmaya ve tüm olup biteni raporlamaya çabaladık. O dönem tanık olduklarım, hayatımın sonuna kadar unutamayacağım anılar olarak belleğimde kalacak. Ağırlık verdiğimiz başka bir konu da bölgede tırmandırılan savaş koşulları sebebiyle yaşam hakları gasp edilen, yaşam alanları talan edilen, korkunç ekolojik yıkım nedeniyle zorunlu olarak göçe maruz bırakılan yaban hayvanları idi. Tüm bunlar yaşanırken, orada hayvan koruma, ekoloji mücadelesi veren gruplarla tanıştık, birlikte neler yapabileceğimizi tartıştık. Gözlemlerimiz, aktarımlarımız, savaşın, çatışmanın, bunlar nedeniyle yaşanan ekolojik tahribat ve yıkımın sadece insanları değil, hayvanları ve doğayı da feci şekilde etkilediğini birçok mecrada gündem hâline gelmesini sağladı.

Başarılı olduğumuzu da düşünüyorum çünkü basın, Sivil Düşün’ün desteğiyle raporlayabildiğimiz hak ihlâllerine hâlâ yer veriyor. Milletvekilleri, hem raporladığımız hak ihlâllerini hem de devlet kurumlarından binbir güçlük ile bilgi edinme hakkı kapsamında elde ettiğimiz verileri hâlâ kullanıyor; güncel verilere ulaşmak için bizimle iletişime geçiyorlar.

Son olarak, hayvan hakları ihlâllerini raporlamak, izlemek ve bu ihlâllerin yaptırımla sonuçlanmasını sağlamak üzere yola çıktığımız Hayvan Hakları İzleme Merkezi çalışmamız, Hayvan Hakları İzleme Komitesi’ne dönüştü. HAKİM’in ağ oluşturma, birçok sivil toplum kuruluşu ile organik ilişkiler, stratejik ortaklıklar kurma çabaları devam ediyor.

Hayvan hakları konusunda Türkiye’deki mevcut durumu kısaca özetleyebilir misiniz?

Burak Özgüner: Dünyanın hiçbir yerinde olmadığı gibi, Türkiye’de de maalesef hayvan haklarından bahsedemiyoruz. İşkencenin, toplu katliamların, cinsel şiddetin, esaretin, sürgünün, soykırımın olduğu bir ortamda, bir haktan bahsetmek ne yazık ki mümkün değil.

Hayvanların hakları konusunda, Türkiye’nin karnesi, Avrupa Birliği ülkelerine nazaran oldukça zayıf. Evet, Türkiye’de Hayvanları Koruma Kanunu diye bir yasa var ancak bu yasa, 15 senedir yürürlükte olmasına rağmen ne hayvanları ne de onların haklarını koruyabiliyor. Türkiye’nin ulusal mevzuatını, AB ülkeleri ile kıyasladığımızda, en büyük eksikliğin mevzuatın yaptırım kısmı olduğunu görüyoruz. Örnek vermem gerekirse 2018’de, sokakta yaşayan bir hayvana işkence ya da tecavüz edildiğinde, bunun cezası sadece 625 TL idarî para cezasıydı. Bu ceza, taksitlere bölünebiliyor, ilk 15 gün içerisinde ödenirse çeyrek oranda indirime gidiliyor. Bunları geçtim, işkenceci ve tecavüzcüler bu cezaları ödemedikleri takdirde, hürriyeti bağlayıcı ya da mal varlığına tehdit oluşturabilecek herhangi bir tedbir ile de karşılaşmıyorlar. Hayvanları Koruma Kanunu’na muhalefet edildiği gerekçesi ile uygulanan idarî para cezalarının ne kadarının tahsil edilip edilmediği ne Tarım ve Orman Bakanlığı, ne de Maliye Bakanlığı biliyor. Bu tür bilgileri de düzenli olarak devlet kurumlarından almak için başvurularda bulunuyoruz. Bu bilgilere dayanarak, idarî para cezalarının tamamen göstermelik olduğunu söyleyebilirim. Her şey bir yana, işkencenin, tecavüzün cezası para cezası olamaz, olmamalı. Kimin hakkını gasp ettiğine bakılmaksızın, işkenceciler, tecavüzcüler ve katillerin toplumdan kesinlikle izole edilmesi gerekmekte. Çünkü yaşam hakkı, her birey için aynı derecede önemli. Kimsenin, bir başkasının yaşam hakkını gasp etme gibi bir hakkı olamaz, olmamalı.

İkinci bir utanç duyulması gereken hukukî durum ise Türk Ceza Hukuku sisteminde, yurttaşların gözetimindeki, koruması altındaki hayvanların “mal” olarak tanımlanması. Türk Ceza Kanunu’nun 151. maddesinin ikinci fıkrasına göre, mevzuat nezdinde “sahipli hayvan” olarak tanımlanan hayvanların öldürülmesi ya da bu hayvanlara zarar verilmesi fiili “mala zarar” olarak tanımlanıyor. Hisseden, doğuştan gelen hakları olan, yenidoğan bebekten, üç yaşındaki çocuktan hiçbir farkı olmayan hayvanlar, Türkiye’de, 21. yüzyılda “mal” olarak tanımlanıyor. Hayatımızı, evimizi paylaştığımız hayvanlara sandalye, masa muamelesi yapılması, yaşadığımız çağda bir utanç kaynağı olmalı. Bu yaklaşım, Türkiye’nin bir ayıbı ve bu ayıba bir an evvel son verilmeli.

Türkiye’de de diğer ülkelerde de hayvan haklarının yok sayıldığından bahsetmiştim. Tüm dünyada hayvanat bahçeleri, hayvan deneyleri, mezbahalar, süt/yumurta üretim tesisleri, avcılık, devletlerin desteği ve şirketlerin kontrolünde yasal bir şekilde sürdürülüyor. İnsanın, kendisini diğer türlerden üstün tutması ve bu yaklaşımla kendisinden farklı gördüğü canlılar üzerinde her türlü tasarruf hakkını kendinde görmesi olarak tanımlayabileceğimiz türcülük, bugün dünyayı yaşanılamaz, adaletsiz, soykırımın normalleştirildiği bir gezegen hâline getirmiş durumda. Türcülüğün kardeşi diyebileceğimiz insan merkezcilik de doğayla insandan farklı olan hayvanları alabildiğince yok ediyor, hayvan türlerinin korkunç bir hız ile yok olduğuna her gün tanık oluyoruz. Böyle bir ortamda ve ideolojik olarak türcülüğün, insan merkezciliğin benimsendiği, yadırganmadığı bir çağda, hayvan haklarından bahsedemeyiz.

Son yıllarda, etik tartışmalar ile “hayvan özgürlüğü” düşüncesinin gelişmeye başlaması ile bazı ülkelerde yunus parklarının, hayvanlı sirklerin yasaklandığını, hayvan deneylerinde kısıtlamalara gidildiğini, mezbaha gibi soykırım merkezlerinde “ağrısız/acısız” (?) kesim/öldürme tekniklerinin benimsendiğini görüyoruz. Biz, HAKİM olarak, hayvan özgürlüğü düşüncesini sahipleniyoruz ve yaşamlarımızı, ilişkilerimizi, iletişimimizi de mümkün olduğunca şiddetsiz bir şekilde kurmak için çabalıyoruz. İçinde işkencenin, hak gasbının, ölümün, şiddetin olduğu bir yerde hayvan haklarının olamayacağını, sadece hayvan refahı olabileceğini söylüyoruz. Hayvan refahı, özellikle AB ülkelerinde benimsenmiş olan, hayvanların “insanî” koşullarda sömürülmesini salık veren bir yaklaşım. Örneğin yumurta tavuklarının daha geniş kafeslerde barındırılarak sömürülmeleri, hayvan deneylerinde “gerekmedikçe” hayvanlara şiddet uygulanmaması ya da en az sayıda hayvanın deneylerde kullanılması gibi uygulamalardan bahsediyorum. Hayvan refahı, eminim hayvanların daha az stres altında yaşamaları açısından hayvanlar açısından önemlidir ama sonunda ölüm olan ya da bir takım hayvanların feda edilip diğerlerinin de zamanı geldiğinde gözden çıkarıldığı bir yaklaşımı asla kabul edemiyoruz. Eğer hayvanların haklarını savunuyorsak, en temel hakların başında yaşam hakkı geliyor ve hayvanların bedenine ya da yaşamlarına müdahale etme hakkını kendimizde görmüyoruz. Hayvan hakları mücadelesinin uzun soluklu bir mücadele olduğunun farkındayız; adına “kazanım” diyemeyeceğimiz adımlar, bizi tatmin etmiyor olabilir ancak hayvanlar için çok önemli belki, bunu bilemeyiz.

TBMM’de Hayvan Hakları ihlâlleri İzleme Komisyonu kurulması için çalışma yürüttüğünüzü biliyoruz. Sizce Türkiye’de hayvan hakları konusunda atılması gereken adımlar neler?

Fatma Biltekin: 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu 15 senedir yürürlükte. Bu süreçte hak ihlâllerinin yasadaki ceza karşılığı utanç verici olsa da bu cezalar bile bazen zorla, bazen hiç uygulanmıyor. Kanunun değiştirileceği haberi ilk 2011 yılında geldi ve 2011 yılından beri yasanın hayvanların lehine değiştirilmesi için uğraşıyoruz ancak yasa koyucular, sivil toplumun taleplerine tamamen kulaklarını tıkıyor. Hayvanların yaşadıkları ile ilgili hiçbir bilgisi olmayan bürokratlar, hayvanların yaşam hakları konusunda kanun çalışması yürütüyorlar, milletvekilleri de son sözü söylüyorlar. Yasa şu hâliyle yaptırımla sonuçlanma ve kapsam konusunda oldukça yetersiz. Yasa, insan menfaati için kullanılan hayvanları tamamen yok sayarken, yaşamını önemsediğini belirttiği sokak hayvanlarına karşı işlenen suçları bile sadece idarî para cezası ile cezalandırıyor.

Yasa her gündeme geldiğinde 6. madde de tabii ki gündeme geliyor. Madde eğer hayvanların aleyhine bir şekilde değiştirilirse yakında sokakta hayvan göremeyebiliriz. 6. madde, “Müşahede yerlerinde kısırlaştırılan, aşılanan ve rehabilite edilen hayvanların kaydedildikten sonra öncelikle alındıkları ortama bırakılmaları esastır” diyor. Öncelikle bu maddeye kesinlikle dokunulmaması gerekiyor. Sokak hayvanları yaşadıkları, bildikleri sokaklara geri dönmeliler; dağ başlarına atılmaları, bilinmeze gönderilmeleri onlar için sefalet içinde kısa bir hayat ve acı dolu bir ölüm demek. Yüzyıllardır bizimle şehirlerde yaşayan ve binlerce yıl önce insan menfaati için evcilleştirilen sokak hayvanlarına karşı olan sorumluluğumuzu görmezden gelemeyiz.

Türkiye’de 2004 yılından önce, hayvanları korumaya yönelik bir yasa yoktu; “sokak hayvanı sorunu” 2004 yılından önce “itlaf ekipleri” tarafından çözülüyordu. Çoğumuz hatırlar, belediye ekipleri sokak ortasında sokak hayvanlarını öldürürlerdi. 2004 yılında yasa çıktıktan sonra itlaf ekipleri dağıtıldı, aslında dağılmadı tabii ki sadece isimleri değişti ve “toplama ekibi” oldu. Yasa hayvanları öldürmeyi yasaklıyordu ama bir Türkiye gerçeği olan denetimsizlik ve bir günde belediyelerin hayvana bakışlarının değişme ihtimalinin olmaması, hayvan katliamlarının dağ başlarına, şehrin uzak bölgelerine yani gözlerden uzak yerlere taşınması anlamına geldi. Sokak hayvanlarının hakları çoğu belediye tarafından sistematik olarak gasp ediliyor. Yükümlülüklerini yerine getirmemeleri başlı başına bir sorunken bir de sokak hayvanlarını belediyelere karşı korumamız gerekiyor. Yükümlülüklerini yerine getirmeyen belediyelere bazı cezalar verilmeli, verilen cezalar halkın vergilerinden oluşan belediye bütçesinden değil, ihlâli yapan kişi tarafından ödenmeli, belediyelere karşı denetimler sıkılaştırılmalı ve gerçek denetimler yapılmalı ve tabii ki belediyelerin bütçeleri şeffaf olmalı.

Sadece Türkiye için değil, bütün dünya için hayvanların yaşamları adına yapılması gereken çok büyük değişiklikler var. Türkiye’de ve dünyanın hemen hemen her yerinde mezbahalar, süt ve yumurta üretim tesisleri, deney merkezleri, yunus parkları, avcılık, taşımacılık için hayvan kullanımı, petshoplar, üretim çiftikleri, sirkler, kürk üretim tesisleri var yani hayvanın her alanda sömürülmesi hâlâ yasal. Öncelikle hayvanların mal değil, duyguları olan canlılar olduğunu fark etmemiz gerekiyor. Bütün dünya olarak hem hayvanları hem de dünyayı bitiren bu zulüm döngüsünü önce fark etmemiz, sonra  kırmamız gerekiyor. Başka türlü dünya rahat bir nefes alamayacak.

Burak Özgüner: Bakanlıklarda, parlamentoda hayvanlar için verdiğimiz mücadele, dışarıdan görülmeyebilir ya da etkisiz görülebilir ancak içeride öyle bir mücadele veriliyor ki bunu, bu mücadelenin içinde olmayan kolay kolay anlayamayabilir ya da göremeyebilir… Hayvandan yana saf tutan, hayvanları önemseyen herkesin şunu anlaması gerekiyor: Karşımızda sokakta bir tek hayvan dahi bırakmak istemeyen, kötücül ve örgütlü bir güç var! 1910 Hayırsızada Sokak Köpeği Soykırımı’ndan bu yana, devlet geleneğinde ne yazık ki hiçbir değişim yok. Değişim olsaydı bugün sokak hayvanlarının da onları korumaya çalışan insanların da durumu çok farklı olurdu. Bireysel ya da kurumsal, hayvanları korumaya çalışan insanların, karşımızda nasıl bir muhatabın olduğunu iyi analiz etmesi gerekiyor. Bu durum tespitini yapamadığımız ve hayvan hakları konusunda, en azından müşterekte, stratejik ortaklıklar geliştirmediğimiz sürece, her zaman olduğu gibi, olan yine hayvanlara olacak. Türkiye’deki hayvan hakları hareketi, bu gerçeği görmek ve hayvanlar için hak mücadelesinde birleşmek zorunda… Biz bunu, zor da olsa Hayvan Hakları Yasama İzleme Delegasyonu’nda yaptık, yapabildik. Uzun yıllar hayvan hakları konusundaki fikir ayrılıkları yüzünden yan yana gelemeyen birçok insan, hayvanlar için birçok tehlikeyi, tehdidi barındıran bu yasa yapım sürecinde bir araya geldi; buna mecbur olduğumuzu hissettik ve harekete geçtik.

Evet, kurulması için TBMM’de grubu bulunan tüm siyasî partilere aralıklarla çağrılarda bulunduğumuz hayvan hakları ihlâlleri ile ilgili araştırma komisyonu nihayet kuruldu. Bu araştırma komisyonu, apayrı gündemleri olan; çoğu, hayvanları umursamayan vekilleri, onların gözünün içine baka baka bilgilendirdiğimiz, kendi partilerinin yönettiği belediyelerin sokak hayvanlarına uyguladığı zulmü teşhir edeceğimiz bir platform olacak, olmalı en başta. Vekiller, parlamentoda yaptığımız sunumlarda gösterdiğimiz videoları, ya izleyemediler, ya izlerken mideleri bulandı, ya da gözleri doldu. Bu araştırma komisyonu, aynı zamanda bir “vicdan muhasebesi komisyonu” olacak. Bu yüzden, hayvanların derdini anlatmak ve yakında gündeme gelecek yasa teklifini mümkün olduğunca hayvanlar lehine dönüştürmek için var gücümüzle, bıkmadan usanmadan çalışmaya devam etmeliyiz. Bu araştırma komisyonu çalışmalarını tamamladığında ise parlamentonun vicdanı ortaya çıkacak. Araştırma komisyonu, bir anlamda turnusol kâğıdı görevi görecek. Elimizden geleni yaparken, yasa yapmakla görevli olan vekillerin vicdana sahip olup olmadıklarını da göreceğiz.

Yararlandığınız Sivil Düşün desteğini kısaca anlatır mısınız?

Fatma Biltekin: 2016 yılında Türkiye’de tür ayırt etmeksizin hayvan hakları ihlâllerini raporlamak için Sivil Düşün desteği aldık. Bu destek sayesinde 2016 yılı boyunca aylık raporlar yayınladık ve yıl sonunda yıllık raporu yayınlayarak çalışmamızı bitirdik. Türkiye’de bir ilk olan bu çalışma çok fazla mecrada kullanıldı. Raporlamayı yaparken ulaşabildiğimiz kadar sayıya ulaşmaya çalıştık ancak tabii ki bu mümkün olmadığı için bu sayıların “en az” olduğunu sıkça belirttik. Buna rağmen 2016 yılında yaşanan yaşam hakkı ihlâli 1.156.407.473 idi. Bildiğimiz bir gerçeği bu şekilde kanıtlamış olduk ama bu veri yine de bizi şok etti. Sivil Düşün’den aldığımız destek ile basın toplantılarımızı düzenlediğimiz salonun kirası, HAKİM’in web sitesinin tasarımı ve web sitesi ile ilgili hosting/domain ücretleri, sokak hayvanlarının yaşamlarının çatışma koşullarından nasıl etkilendiğini gözlemlemek ve bölgedeki oluşumlarla görüşmek için Diyarbakır’a yaptığımız çalışma ziyaretlerinin ulaşım giderleri, raporlamada görev alan aktivistlerin uzman giderleri gibi ihtiyaçları karşıladık.

2017 yılında, her sene Lüksemburg’da düzenlenen “International Animal Rights Conference”a konuşmacı olarak katıldık ve Zülâl Kalkandelen ile Türkiye’deki hayvan hakları konusunda katılımcıları bilgilendirmeyi amaçlayan bir sunum yaptık. 2016 yılında açık kaynak olarak yayınladığımız “Çocuklar İçin Türcülük ve Hayvan Hakları Atölye Modeli”nin hazırlama ve uygulama aşamasında edindiğimiz deneyimleri paylaşmak için “Reaching Young People” atölyesine katıldık ve burada yine bir sunum yaptık.

Konferansın bitiminden sonra Hollanda’ya gittik, Eyes On Animals, Party For The Animals ve Ongehoord ile görüşmeler yaptık. Eyes On Animals hayvan refahı üzerine çalışan bir kurum, Türkiye’deki mezbahalar üzerine de oldukça yoğun çalışıyorlar. Hayvan taşımacılığı esnasında sınırlarda yaşanan hak ihlâlleri de belgeliyorlar. Görüşme esnasında Türkiye’deki mezbahalar ile ilgili gözlemlerini birinci ağızdan dinleme ve kaydedilen ihlâlleri izleme şansımız oldu. Party For The Animals ile de parti olmanın getirileri, bugüne kadar neler yaptıklarını, parlamentoda nasıl 5 sandalye elde ettiklerini konuştuk.

Lüksemburg’daki konferansa katılımımız ve Hollanda’ya gerçekleştirdiğimiz çalışma ziyaretleri için Sivil Düşün’den ulaşım, vize, konaklama, harcırah destekleri aldık.

Burak Özgüner: Lüksemburg’da katıldığımız Uluslararası Hayvan Hakları Konferansı sayesinde transnasyonel aktivist iletişim ağımızı genişlettik. Konferansa dair izlenimlerimi Sivil Sayfalar için kaleme almıştım, bu konudaki yazım buradan okunabilir.

Eyes On Animals, Türkiye’de erişilmesi oldukça zor olan mezbaha gerçekliğine dair görüntüleri bizlerle paylaştı. Biz de bu videoları, diğer hayvan hakları kuruluşları ile paylaştık; yayınlanan videolar,, büyük bir izolasyon altında olan mezbahaların içinde hayvanlara nasıl bir işkence ve ölüm yaşatıldığını gözler önüne serdi.

Bu röportaj vesilesi ile Sivil Düşün’e bir kez daha teşekkür ediyorum. Sivil Düşün Yardım Masası ve teknik destek ekibi, çalışmalarımızı sorunsuz bir şekilde tamamlamamız konusunda oldukça çabaladılar.

Lüksemburg ve Hollanda’da ziyaret ettiğiniz örgütlerle buluşmanın sonuçlarını bizimle paylaşabilir misiniz? Ziyaretler yeni ortaklıkların olanağını yarattı mı?

Fatma Biltekin: Lüksemburg’da yapılan buluşmaya dünyanın her yerinden hayvan hakları aktivist katıldı, konferans boyunca bu aktivistlerin çoğu ile birebir ilişki kurma şansımız oldu, çoğunun iletişim bilgilerini aldık. Konferansta tanıştığım bir aktivisti bir sene sonra Berlin’de ziyaret ettim ve birlikte bir “vegan sanctuary” ziyareti gerçekleştirdik. Geçtiğimiz aylarda konferansta tanıştığım Brezilya’da yaşayan gazeteci, hayvan hakları aktivisti Gabriela Martins Dias ile hazırladığı radyo programı için bir röportaj gerçekleştirdim.

Hollanda’da görüştüğümüz Eyes On Animals ekibi ile, 2018’de, İstanbul’da buluştuk. Eyes On Animals, hayvan refahı üzerine çalıştığı için birlikte çalışma ihtimalimizin olmadığını çalışma ziyaretimizde kendilerine ifade etmiştik. Türkiye’de birlikte çalışabilecekleri HAYKONFED (Hayvanların Yaşam Hakları Konfederasyonu) ve çiftlik hayvanları ile ilgili çalışan Türk-Alman Üniversitesi’nden öğretim görevlisi Engin Arıkan ile Eyes On Animals’ı İstanbul’daki görüşmede buluşturduk. Bundan sonrası için Eyes On Animals ile ilişkimiz sadece bilgi paylaşımına dayalı olarak devam etti.

Party For The Animals, Lahey’de ve Beyrut’ta düzenlediği uluslararası hayvan hakları konferanslarına HAKİM’i de davet etti. HAKİM adına buluşmaya Bağımsız Hayvan Hakları Topluluğu’ndan Zülâl Kalkandelen katıldı ve etkinlik dönüşü deneyimlerini bizimle paylaştı. Party For The Animals ile güncel bilgi paylaşımımız, ihtiyaç halinde, halen devam etmekte.

Ziyaret ettiğiniz örgütlerin çalışmalarından hareketle; Türkiye’de benzer olarak uygulamak istediğiniz bir model var mı?

Fatma Biltekin: Türkiye’nin politik durumundaki çalkantılar sürekli yeni mücadele yöntemleri aramamıza sebep oldu, olmaya da devam ediyor. Bu yüzden yeni mücadele yöntemlerini öğrenmek, aktivistlerin deneyimlerini dinlemek bizim için büyük bir önem taşıyor. Konferansta dinlemekten en keyif aldığım konuşma “Nonhuman Rights Project” idi. İnsan dışı hayvanların haklarını yasalar nezdinde mahkemeler aracılığıyla nasıl kazanılabileceği konusundaki umudumuz arttı.

Hayvan hakları alanında çalışanlara yönelik ne gibi önerilerde bulunmak istersiniz?

Burak Özgüner: Türkiye’de hayvanları koruma ve hayvan hakları alanlarında faaliyet gösteren yüzlerce STÖ var. Bu oluşumların büyük bir kısmı, yüklü tedavi giderlerinin altında ezilmiş durumdalar. Çoğu, üyelerinin ve gönüllülerinin desteğiyle bu hayvanların giderlerini karşılamaya çalışıyor. Bu STÖ’ler, aktivist ve gönüllüler, devletin yapması, hayvanlara sunması gereken hizmeti sağlıyorlar, dolayısıyla hak mücadelesine ağırlık verilemiyor. Sokaklardan kurtarılan hasta, kazazede hayvanların yanında, bir de belediyelerin elinden hayvanları kurtarmaya çabalıyoruz. Belediyelerin toplama kamplarına giren sağlıklı hayvan, şanslı ise ölmüyor ama hasta olarak bu toplama kamplarında çıkıyor. Belediyeler, tedavilerini asla karşılamak istemedikleri hayvanları gönüllülere teslim etmemek için büyük bir direnç gösteriyor. Kendi aciziyetlerini, gönüllüler üzerinde üstünlük, hâkimiyet kurmaya çalışarak kapatmak istiyorlar maalesef. Bu tablo, hayvanları koruma ve hayvan hakları alanlarında çalışan sivil toplumun özeti aslında. Tedavi, pansiyon, ameliyat gibi binlerce lira tutan giderleri, etkin bir iletişim, bağış stratejisi kurmadan karşılamak mümkün değil. Bu yüzden bizim alanda çalışan kuruluşların, bu stratejileri belirleyerek hareket etmesi ve gönüllü kadrolarını genişletmesi gerekiyor. HAKİM de dâhil olmak üzere STÖ’lerin bu konularda bir stratejisi yok. Sivil toplum kuruluşlarımızın kapasitelerini güçlendirmemiz şart.

STÖ’lerin çoğu, dediğim gibi, hayvan koruma ve kurtarmak için tüm insan gücünü ve bütçesini kullandığından, sıra hak mücadelesine gelemiyor. Bir taraftan da STÖ’ler, nasıl hak savunusu yapacaklarını bilmiyorlar. Hukukî danışmanlık alamadıkları için, örneğin herhangi bir konuda ya da hak ihlâline karşı yaptıkları suç duyurusu takipsizlikle sonuçlandığında ne yapacaklarını, nasıl bir yol izlemeleri gerektiğini bilmiyorlar. Hayvanları kurtarmanın yoğun temposu içerisinde, bu tip başvurular takip dahi edilemiyor. Yine aynı kapıya çıkıyoruz, kapasitelerimizi geliştirmek… Çoğu STÖ, nereden, ne şekilde faydalanacağını; kime, nasıl danışması gerektiğini bilmiyor. Verdiğimiz mücadeleyi önemsiyorsak artık bunları öğrenmemiz gerekiyor. Birbirimizin deneyimlerinden faydalanmak zorundayız. Bunları yapamadığımız sürece, Türkiye’nin her gün, hızla gelişen gündeminde, hayvan haklarını gündemleştirmemize imkân yok. Hayvan hakları mücadelesi verenler olarak, hak ihlâlleriyle mücadele etmenin yanında, kendi gündemimizi de belirlemeli, oluşturabilmeliyiz.

Son olarak, kamudan en öncelikli beklentiniz nedir?

Burak Özgüner: Kamu, sivil toplum ile işbirliği ve iletişime açık olmalı. Şu anda kamu-STK ilişkileri arasında koca bir uçurum var. Karar alma, müzakere, istişare, katılım, çoğulculuk gibi kavramlar, hayvan koruma ve hayvan hakları mücadelesi veren STÖ’lere de kamuya da oldukça yabancı.

Kamunun vermesi gereken hizmeti, STÖ’ler üstlendiği için tam anlamıyla bir sivil toplum hareketinden de bahsedemiyoruz. Eğer kamu kendi yükünü, STÖ’lerin üzerine yıkmaya devam edecekse sivil toplumu da desteklemeli. Ama destekten çok, köstek olarak karşımıza çıkıyor kamu.

Hayvan hakları ihlâllerinin çoğu, denetimsizlik, keyfiyet ve cezasızlıktan kaynaklanıyor. Bunların ortadan kalkması için sivil toplumun denetim görevini yerine getirmesi şart. Kamu, sivil toplum ile barışmak için bir adım atmalı. Bu, her iki tarafın menfaatine sonuçlanır.