Ruh sağlığı alanında kurumsuzlaştırma sempozyumu üzerine RUSİHAK ile konuştuk

Ruh sağlığı alanında kurumsuzlaştırma sempozyumu üzerine RUSİHAK ile konuştuk

“Ruh sağlığı alanında kurumsuzlaştırma” konulu bir sempozyum gerçekleştiren Ruh Sağlığında İnsan Hakları Girişimi Derneği’nden Şehnaz Layıkel ve Yeşim Kara ile çalışmaları ve Sivil Düşün’den aldıkları destek üzerine konuştuk.

“2016 yılında 10. yılını kutlayan olan RUSİHAK, ruh sağlığı alanında toplumsal, hukuki ve kurumsal anlamda gerçekleşen hak ihlalleriyle mücadele eden bir sivil toplum örgütüdür. Kurucuları, yönetim kurulu üyeleri ve çalışanlarının büyük kısmı, ruh sağlığı sorunu yaşayan bireyler ya da yakınlarından oluşan RUSİHAK hak-temelli bir öz-savunu mücadelesi yürütmektedir. Ruh sağlığı sorunu yaşayan bireylerin ve yakınlarının toplumsal hayata eşit ve tam katılımını benimseyen RUSİHAK, başta BM Engelli Bireylerin Haklarına Dair Sözleşme (BM EHS) olmak üzere, uluslararası ve bölgesel sözleşmeler ve temel insan hakları prensipleri ışığında çalışmalarını sürdürmektedir.”

*Bize dernek olarak neden bir araya geldiğinizi anlatır mısınız?

RUSİHAK olarak ruh sağlığı alanında bir çok insan hakkı ihlali yaşanmasından ve Türkiye’de hak-temelli bir hareketin yokluğundan yola çıkarak ruh sağlığı alanını bir insan hakları alanı olarak yerleştirmeye yönelik çalışmalar yapmak üzere kurulduk. Kısacası, kadın hakları, çocuk hakları ya da diğer engelli hakları alanları gibi psikososyal ve zihinsel engelli bireylerin hakları konusunda da bir insan hakları hareketi yaratmak üzere yola çıktık.

Dünyada bu alandaki hak-temelli çalışmaları, iyi örnekleri Türkiye’ye taşımak, bu yolla ruh sağlığı politikalarını insan hakları standartlarına uygun bir şekilde etkilemek RUSİHAK’ın bir diğer misyonudur. RUSİHAK’ın kurucu üyelerinin tamamı ruh sağlığı alanında sorun yaşayan bireyler ya da yakınlarından oluşuyor. Bu anlamda özsavunucu bir örgüttür.

*’Kurumsuzlaştırma’ ifadesini biraz daha açar mısınız? Kurum temelli yaklaşım ve toplum temelli yaklaşım farkını açıklar mısınız?

Kurumsuzlaştırma bakım ve rehabilitasyon amaçlı hizmet veren kapalı kurumların, toplum temelli ve insan odaklı engellilik politikalarının geliştirilmesi ile aşamalı olarak lağvedilmesidir ve Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi’nin Taraf Devletlere yüklediği uzun vadeli hedeflerin başında gelmektedir.  Bir öz-savunucumuzun da söylediği gibi; “Kurumlarda toplumdan tecrit edilmiş bir şekilde yaşamak artık bizim için iyi bir yol değil. Geçmişte, bu fikir herkese çekici gelebiliyordu ama bugün yaşadığımız acı tecrübeler bize bu fikrin bir aldatmacadan ibaret olduğunu gösterdi”.

Kurumsuzlaştırılmanın uzun vadede başarılabilmesi için engelli bireyleri toplumdan tecrit eden bakımevi, hastaneler gibi kurumları, engelli bireyleri toplumdan yalıtan ve ana akım hizmetlere paralel olarak geliştirilen özel okullar gibi hizmetlerin kapatılması gerekmektedir. Ancak tabii ki bu sadece Türkiye için değil bir çok ülke için bir anda ulaşılabilecek kolay  bir süreç değildir. Toplumların sosyal ve ekonomik örgütlenmesi ne kadar farklı ihtiyaç ve taleplere cevap verebilecek şekilde başarılabilirse kamu hizmetleri de engelliler için o ölçüde ana akımlaştırılmış olacaktır. Kurumsuzlaştırmada; rehabilitasyon, tedavi, bakım ve barınma haklarının ayrı ayrı düşünülmesi ve kaynaklarımızın ağırlıklı tıbbi müdahaleler yerine kişinin güçlendirilmesi ve kendi kendine yaşama becerilerinin arttırılması önemlidir. Toplum temelli yaklaşımda şu beş konuya dikkat etmeliyiz: toplum içinde yaşama hakkı, yaygın hizmet ve olanaklara erişim, hukuki ehliyet ve vasiliğin kaldırılması, rıza hilafına kuruma yerleştirme ve rıza hilafına tedavinin çözümlenmesi.

*Yaklaşımın yurt dışında uygulanan örneklerinden bahseder misiniz?

2012 yılında İtalya Trieste’ye yaptığımız bir saha ziyareti olmuştu. İtalya Trieste , dünyada toplum temelli ruh sağlığı sistemini başlatan ilk örneklerden. Biz de oradaki bu öncü hareketi anlayabilmek için Sosyal Kooperatif şeklinde örgütlenen yapıları ziyaret etmiştik. Triste’deki Ruh Sağlığı Merkezlerinin ikili bir yapısı var: Insider (İçeride Tedavi) ve Outsider (Dışarıda Tedavi). Temel amaç,  engelli kişiyi olabildiğince ayaktan tedavi ile destekleyip sosyal hayatında bir destek mekanizması içerisinde çevrelemek ve kişinin toplum içerisinde bulunduğu sürenin, çalışma hayatının, eğitiminin olabildiğince sürdürülmesini sağlamak. İçeride tedavi ve dışarıda tedavi birbirine alternatif değil birbirini tamamlayan ve kişinin durumuna göre devreye giren sistemler. Trieste’de ayaktan tedavi hizmeti sunan ruh sağlığı merkezleri 7 gün 8.00-20.00 saatleri arasında açık ve ağırlıklı olarak sosyal çalışmacılar, psikiyatri hemşireleri ve gönüllüler çalışıyor. Bu merkezlerde hizmet kullanıcılarına sürekli bilgilendirmeler yapılıyor. Kendine yardım (self help) programları düzenleniyor. Merkez, hastanın ailesi ile olan ilişkisini, işyerindeki durumunu  yakından takip ediyor. Merkezlerdeki insider tedavi biçimi çok katı bir tedavi biçimi değil.

Temel amaç, bireyi kendi sosyal çevresinden ve yaşam akışından koparmadan sosyal ve tıbbi olarak desteklemek. Outsider (Dışarıda Tedavi) biçiminde ise kampüs içerisinde kurulmuş kooperatifler  ve ruh sağlığı merkezleri var. Burada  sosyal kooperatif yapısı içinde kurulan iş merkezleri ve restaronlar  var. Burada kişiler haftada en fazla 20 saat,  250 Euro ile 400 Euro arasında değişen maaşlarlar ile çalışıyorlar. Bu merkezler özel iş yerleri değil, sosyal kooperatif olduğu için elde edilen kar hastalar dahil  ortaklara bölüştürülüyor. Sosyal kooepartifler Trieste’de yerel yönetimler yani belediyeler altında kuruluyor ve yine hekimlerden çok hemşirelerin ve sosyal çalışmacıların hizmet verdiği yapılar. Sosyal koopartifler sadece zihinsel ve ruhsal engelli bireylerin özel olarak istihdam edildiği ayrıştırıcı merkezler de değil. Engelli olmayan bireyler de kooperatiflerde hisse sahibi olarak çalışabiliyor ve yönetiminde söz sahibi oluyor.

Trieste’de belediyeler altında , her bir hasta için yıllık bir bütçe hazırlıyor. Kişinin yaşam, barınma ve çalışma masrafları bu bütçe doğrultusunda ayarlanıyor. Kişinin evden çok bir işe ihtiyacı var ise bütçenin çoğu buraya ayrılıyor. Bu noktada “sosyal kooperatifler” devreye giriyor.  Kısaca kişi, kendi yaşam ihtiyaçları ve talepleri doğrultusunda  destekleniyor. Engelli bireylerin kendileri de bir araya gelerek   kendi ihtiyaçları doğrultusunda bir sosyal kooperatif başlatabiliyor. Burada önemli olan nokta bu örgütlenme biçimi İtalya’da merkezi hükümet tarafından değil yerel belediyeler aracılığıyla oluşturuluyor ve tüm yapılar ruh sağlığı sistemine entegre biçimde hareket ediyor. Ortak kamu çıkarı doğrultusunda hareket eden, tüm vatandaşların sosyal entegrasyonunu hedefleyen, kar amacı güden, demokratik ve şeffaf  tüzel yapılanmalar oluşturuluyor.

Yine benzer bir ruh sağlığı sistemini Slovenya’da da görüyoruz. Haziran 2008’de, 14 yıllık çabanın sonunda Slovenya Ruh Sağlığı Yasası kabul edildi. Yasa taslağının hazırlanma sürecinde Slovenya Ruh Sağlığı Derneği (SENT) başta olmak üzere STK’lar aktif rol oynadı; hizmet kullanıcılarının ve ailelerinin sürece aktif katılımı sağlandı. Yasada EKT’nin anestezi ile uygulanması bile çok sıkı kurallara bağlandı (kişinin kendi yaşamı ya da ailesinin yaşamı için büyük tehlike oluşturması; bir çok uzmandan oluşan komisyon kararıyla ve bir çok onaydan sonra). Kurumlaştırmayı yani hastaneye dönüşleri azaltmak üzere bir kurul tanımlanmış durumda.   Kişi hastaneden çıkınca  hastanenin kurduğu bir uzman grubunun kontrolüne giriyor. Bu grupta bir psikiyatr, psikolog, hemşire, teşhis almış kişi, aile ve gerektiğinde sosyal hizmet uzmanı yer alıyor. Bu uzmanlar haftada bir iki kez kişileri ziyaret ediyor, ilaçlarını düzenli alıp almadıklarını kontrol ediyorlar, süpervizörlük yapıyorlar. Kişi ve ailesiyle  görüşüyorlar, tıbbi destek veriyorlar. Kişinin kendisi de bu takımın içinde ve her konuda onun kararı belirleyici öneme sahip. İstemsiz yatışlarda, kişiye önce hakları anlatılıyor ve yakınları çağrılıyor. İstemsiz yatışa tek doktor karar verebiliyor, ancak hastanın  doktora karşı haklarını savunan bir kamu görevlisinin bulunmasının zorunlu. Toplum içindeki hizmetler (barınma ve  istihdama )çoğunlukla STK’lar tarafından sağlanıyor. Kişi, istediği kurumdan istediği hizmeti alabiliyor ve birden fazla kurumun hizmetinden yararlanabiliyor. STK’lar ise yerel belediyeler tarafından fonlanıyor. Yani yerel finansal kaynaklar STK’lar aracılığıyla engelli bireylerin toplumsal ve ekonomik olarak desteklenmesi için harcanıyor.  Ancak engelli bireylere doğrudan bir maaş bağlanmıyor. Slovenya’da STK’lar aracılığıyla kurulan gündüz rehabilitasyon merkezleri, korumalı ev ve destekli istihdam merkezleri ülkenin tümüne yayılmış durumda. Buradaki temel amaç da, kişinin toplum içerisinde, kendi sosyal çevresinde güçlendirilmesi ve hastaneye dönüşlerin olabildiğince azaltılması. İstihdam ve barınma haklarına erişim rehabilitasyon sürecinin önemli bir parçası olarak görülüyor. Hem İtalya hem Slovenya örneğinde yapılan çalışmalar, bu sistemlerde, ilaç kullanımının ve hastaneye dönüşün ciddi şekilde düştüğünü, toplumsal yaşama katılım becerilerinin arttığını göstermektedir.

*Sivil Düşün’den aldığınız destekle gerçekleştirmiş olduğunuz sempozyumdan biraz bahseder misiniz? Etkinliğin çalışmalarınıza ve görünürlüğünüze katkısı oldu mu?

Sivil Düşün’den aldığımız destekle gerçekleştirdiğimiz sempozyumda ruh sağlığı ve insan hakları alanını kurumsuzlaştırma perspektifinden ele almaya çalıştık. İnsan hakları ihlalleri üretmeye yatkın kurum-temelli bakım ve tedavi yerine toplum-temelli ve insan haklarına duyarlı toplum-temelli alternatifleri tartıştık. İlk oturumdan Macaristan’dan gelen ve ruh sağlığında insan hakları alanında çok deneyimli bir aktivist olan Gabor Gombos, hasta konseyi temsilcisi Abdülkerim Yalın ve Umut Evi’nde yaşama tecrübesi olan Fikret Bektaş konuşmacı olarak yer aldılar. Bu oturumda daha çok dünyadan örnekler, ruh sağlığı politikaları ve psikososyal engellilik deneyimleri konuşuldu. İkinci oturumda ise Türkiye’nin ilk gündüz hastanesinin kurucusu Ayla Yazıcı, kurum tarihi araştırmaları yürüten akademisyen Fatih Artvinli ve avukat Nalan Erkem yer aldı. Bu oturumda ise kurumlar ve alternatifleri tarihsel ve insan hakları perspektifleri açısından ele alındı. Sempozyum katılımcılar arasında genel olarak oldukça yoğun bir ilgi çekti. Salondan bol bol soru geldi ve katkı oldu. Kurum-temelli sistemin açmazları, psikososyal engelli bireylerin yaşadığı ıkıntılar ve alternatif sistemler gerçek anlamda tartışıldı. Sonuç olarak, sempozyumun oldukça verimli ve RUSİHAK’ın da vizyonunu genişleten bir çalışma olduğuna inanıyoruz. Alanda çalışan aktivistler ve sivil toplum örgütleri arasında bir sinerji oluştu. Sempozyumun RUSİHAK’ın görünürlüğüne de büyük katkısı oldu. Özellikle sempozyumun RUSİHAK’ın 10. yılına denk gelmesi sebebiyle görünürlük açısından özel bir etki de oldu.

Sivil Düşün’e bizim için çok anlamlı ve  verimli geçen bu etkinlik için çok teşekkür ediyoruz.

*Son olarak sizin ‘aktivizm’ tanımınızı alabilir miyiz?

Aktivizm, ulaşmak istediğiniz sonuca, yaratmak istediğiniz sosyal değişime, savunuculuk temelli faaliyetler ile ve sürekli ve yenilenen bir akış halinde ulaşmaya çalışmaktır. Aslında aktivizm hiç bitmeyen ve bitmeyecek  bir süreçtir. Türkiye’de engelli bir bireyseniz, en fazla aynı tıbbi teşhisi almış bireylerin kurduğu örgütlenme yapıları içerisinde hayatta kalmaya çalışıyorsunuz. Ülkemizde dar çevreler içerisinde var olan akran desteği tabii küçümsenecek bir durum değil ancak yeterli de değil. Çünkü belirgin bir alan dışında destek göreceğiniz mekanizmalar yok.  Engelli olma hali hiç bir zaman sadece kişinin eksikliklerinden kaynaklanan, bireye münhasıran bir durum değildir.  Bu bakış, 20.Yüzyıl’a ait engelliliği bireysel bir mesele olarak gören, tıbbi ve profesyonel doğrudan müdahaleleri meşrulaştıran bir bakış açısıdır.  Engelli bireylerin kendi haklarını bilmesi, talep etmesi ve örgütlü şekilde bunun için mücadele etmesi, engelli haklarının dar bir alana sıkışıp kalmasını önleyecektir ve dikkatimizi engellik durumunun kendisinden yani   teşhislerden ziyade  bireylerin haklarına doğrultmamızı sağlayacaktır. Bu noktada sivil toplumun ve kamuoyunun  engelli haklarını bir insan hakları meselesi olarak algılamasını sağlamak zorundayız. Bu çaba, pasif ve edilgen değil aktif ve politik bir taleptir. Sivil toplum; engelli bireylerin kendilerini öz-savunucular olarak güçlendirmelerini ve aktivizmin merkezinde yer almalarını sağlayacak bir mecra olmalıdır.