#SivilPortreler Yaşar Seyman

#SivilPortreler Yaşar Seyman

Avrupa Birliği Sivil Düşün Programı, yeni dönemi için yaptığı sivil toplum danışma toplantılarında ortaya çıkan ihtiyaçlara göre, 2016-2018 dönemi boyunca Sivil Düşün desteklerinden sayısal ve oransal olarak daha az faydalanmış olan bölge, STÖ ve çalışma alanlarını öncelikli olarak desteklemeyi hedefledi. Yeni döneminde sendikaların öncelik tanınan sivil toplum örgütleri arasında yer aldığı Sivil Düşün, Etkinlik/Toplantı, Örgütlenme, Hareketlilik ve Ağ Oluşturma, Savunuculuk ve Kampanya ile İletişim başlıkları altında, 5000 Avroya kadar olan çalışmaları destekliyor.

Sivil Düşün destekleriyle, sendikaların kamu ve özel sektörle diyaloğunu geliştirmek üzere Kopenhag Kriterleri’nin uygulanması, mevzuatın güçlendirilmesi ve Avrupa Komisyonu 2017-2018 İlerleme Raporları’nda sendikalar hakkında belirtilen ihtiyaçların karşılanması amaçlanıyor. Sendikalar başlığında, işçi, işveren ve kamu sendikalarının üye politikalarının geliştirilmesi, sendikalaşma konusunda toplumu bilgilendirmesi, sektörel araştırmaların yapılması, kayıt dışı istihdamın azaltılması, işyeri ve çalışan güvenliğinin artırılması, vb. amaçlara katkı sunan çalışmalar desteklenecek.

Türkiye’de sendikaların ve sendikacılığın durumunu, Sivil Düşün desteklerinin sendikalara olası faydalarını konuşmak üzere Türkiye’nin ilk kadın sendika yöneticilerinden Banka – Finans ve Sigorta iş kolunda örgütlü BASİSEN‘in Ankara ve Orta Anadolu Bölge Başkanlığı’nı yapmış, ‘Avrupa’nın Başarılı Kadın Sendikacısı Ödülü’nün sahibi Yaşar Seyman’a kulak verdik:

Bize sendikacılık hayatınızın nasıl başladığını anlatır mısınız?

Bizim kuşak kendisini 78’liler diye adlandırıyor. 78 kuşağı toplumsal bilinç düzeyi yüksek bir kuşak olduğu için öğrencilik yıllarımızda işçi sınıfına ve sendikalara sempati ile bakıyorduk. Sendika grevlerine, 1 Mayıslara işçi olmadan o heyecanla koşuyorduk.

Sendikal dünyayla 1976 yılında İş Bankası’nda çalışma yaşamına başlayarak tanıştım. O yıllarda İş Bankası çalışanları, işyeri sendikası olan TİBAŞ üyesiydi. 1979 yılında işçilerin oyuyla sendika temsilcisi seçildim. 1982 Anayasası sonrası Banka ve Sigorta iş kolunda örgütlenen BASİSEN Ankara ve Orta Anadolu sekreteri olarak; 1986 yılında iş yerimden ayrılıp tam gün sendikacılık yapmak için profesyonel sendikacı oldum. 1989 yılında BASİSEN sendikasının Ankara ve Orta Anadolu Bölge Kongresi’nde başkanlığa seçildim.

Sendikal yaşama yüzde doksan erkeklerin oyuyla önce temsilci sonra da başkan seçildim. Erkeklerden daha çok çalışan kadınların haklarını savundum. 90’lı yıllarda gelişen ‘kadın hareketi’ nedeniyle çalışan kadının sesi oldum. Öyle ki; ikinci kez başkan adayı olduğumda, erkek arkadaşlarıma seslenerek: “Arkadaşlar, sizden daha fazla çalışan kadınların sesi oldum. Bu benim bilinçli tercihimden çok, bana kendiliğinden yüklenen bir görev, daha doğrusu sorumluluk oldu, bundan mutluyum.” dedim. Sendikacılıkla yetinmeyerek sorunları köşe yazıları yazarak kamuoyu ile paylaştım.

Sendika temsilcisi olduktan sonra, çalışan kadınların haklarına karşı gösterdiğim duyarlılık, adımın sendika ve kadınlarla birlikte anılmasına da neden oldu. Bu konudaki birikimlerimi, “Kadın ve Sendika” isimli bir kitap yazarak kamuoyu ile paylaştım. Sendikal yaşamda kadınları öncelemem erkeklerden de onay aldı. Kadın sendikacı olarak özverili çabalarım, çalışmalarım, uluslararası alanlarda ülkemi temsilim Avrupa ülkelerinde de fark edildi. On yedi milyon üyeli Uluslararası Sendikalar Ağı Global Union (UNI) tarafından Avrupa’nın en başarılı kadın sendikacısı seçildim. Ödülümü 23 Nisan 2007 yılında Yunanistan’ın başkenti Atina’da aldım. Türkiye’de ödülle ilgili gazete haberi yapılırken, başlığı atmam istendi: “Ankara’dan Atina’ya,” dedim. Aynı yıl Almanya’nın Duisburg kentinde 1 Mayıs mitinginde konuşma yaptım. O yıllarda 1 Mayıs henüz ülkemizde yasal bayram olarak kabul edilmemişti (1 Mayıs 2007). Bilim insanlarını, uzmanları dinlediğim sendikal eğitimler sırasında, gün geldi öğrenci oldum. Emek hareketini, çalışma yaşamını, kadın haklarını anlattığım eğitimlerde, üniversitelerde ise gün geldi öğretmen oldum.

Banka, Finans ve Sigorta İşçileri Sendikasında yıllarca bölge başkanlığı yapmış birisi olarak bize Türkiye’de sendikaların güncel durumunu kısaca değerlendirebilir misiniz?

Türkiye eski ve köklü bir sendikal geleneğe sahip bir ülkedir. İlk işçi örgütlenmeleri Osmanlı dönemine kadar uzanıyor. Cumhuriyetin ilk yıllarıyla birlikte sendikal yapılar da var ancak o günlerin savaş koşulları nedeniyle bunlar yasal kabul edilmiyor. Yasal olarak sendikaların kurulması, tüm dünyada 2. Dünya Savaşının ardından başlayan demokratikleşme süreciyle birlikte oluyor. 1946 yılında yapılan bir yasa değişikliğiyle “sınıf esasına dayanan” oluşumlara izin veriliyor. O nedenle Türkiye’de “46 Sendikacılığı” diye bir kavram hep vardır.

1946 yılından sonra hızla örgütlenmeye başlayan işçiler önce sendikal birlikler kuruyorlar. Ancak henüz grev ve toplu sözleşme hakkı yok. Bu hak 1961 Anayasası ile tanınıyor. 1960’lı yıllar örgütlenmelerin arttığı, 1970’li yıllar ise sendikal mücadelenin, grevlerin, kitlesel gösterilerin yoğunlaştığı dönemler.

Türkiye’de sendikacılığın kaderini değiştiren ise, kuşkusuz 12 Eylül askeri darbesi oluyor. Bundan sonra yapılan anayasa ve çıkarılan yasalarla sendikal hak ve özgürlükler ciddi bir biçimde budanıyor, hak arama yolları kısıtlanıyor.

Bizim kuşak sendikal uğraşa darbe anayasası ile başladı. Sendikacı büyüklerimiz bize bu yasalarla sendikalarda ancak bekçilik yapılır onu da onurlu yapın dediler. O yıllarda sloganımız: “örgütlenmenin önündeki engelleri kaldırmalıyız.” Onlarca yıl sonra aynı istek daha da yaşamsal olarak sürüyor.

1982 Anayasası’na karşın; ‘89 Bahar Eylemleri’, ‘Büyük Zonguldak Yürüyüşü’, ‘Tekel Direnişi’ gibi büyük işçi eylemlerinde yer almanın onurunu taşıyorum.

Bugün Türkiye’de sendikal hareket 12 Eylül’ün yarattığı karmaşadan henüz kurtulmuş görünmüyor. Örgütlenme olanakları çok kısıtlı ve örgütlenme önündeki engellerin kaldırılması için mücadele ediliyor. Sendikalara üye olmak demek işten atılmakla eşdeğerdir.

Beyaz yakalılar, mavi yakalılar, evde çalışan yakasızlar bir de metal yakalılar geliyor. Ne yazık ki mavi yakalı emekçilerin yalnızca yüzde 15’i sendikalıdır.

Geriye kalanlar sefalet ücretine mahkûm bir şekilde yaşamlarını sürdürüyorlar.

Özellikle son 15 yılda, AKP hükümetinin baskıcı politikaları sonucunda sendikalar tam anlamıyla sinmiş durumdalar. Hak aramanın, sokak eylemlerinin, grevlerin neredeyse “terörizm” olarak görüldüğü bir dönemi yaşıyoruz. Sendikalar hak ve özgürlükleri geliştirmek bir yana mevcudu korumanın yollarını arar hale geldiler. Son 15 yılda ülkede en önemli grevler Bakanlar Kurulu tarafından erteleniyor. Hiç alakası olmayan konularda bile ulusal güvenlik bahane ediliyor.

Kadınlar adeta çalışma yaşamında tuzak torba yasalarla uzaklaştırılıyor.

Kamuda çalışan beyaz yakalıların örgütlü olduğu sendikalar ise tam anlamıyla hükümetin ya da iktidar partisinin yan kuruluşu gibi davranıyor. Hükümetin işçi sınıfı aleyhine getirmek istediği düzenlemelere bile destek veriyorlar.

Bu noktada, sendikal harekete eleştiriler yapmak gerekli. Sendikal hareket böylesi bir dönemde birlikte davranmak, örgütsüz emekçileri örgütlemek ve daha da güçlenmek yerine birbirlerinin işyerlerine saldırmak gibi son derece yanlış bir tutum içindeler. Tepkisini iktidara ve onun yanlış uygulamalarına topyekûn olarak yöneltemeyen sendikalar, adeta hınçlarını birbirlerinden almak istiyorlar. Aynı konfederasyon çatısı altındaki sendikalar bile birbirleriyle uğraşıyor.

Bir başka eleştiri konusu ise, sendikacıların yaşam biçimlerine ilişkindir. Sendikacılar sık sık basına malzeme olarak çalışanlar nezdinde itibar kaybediyorlar. Bu da sendikaları güçsüzleştiren önemli unsurlardan biridir.

Öyle bir noktaya gelindi ki sendikacılar sadece öldürülmeleri ile gündem olabiliyorlar.

Bir kadın hakları aktivisti ve Türkiye’nin ilk kadın sendikacılarından biri olarak, kadınların sendikalardaki varlığı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Kadınların sendikalarındaki varlığını yeterli görmüyor ve çok üzülüyorum. Cumhuriyet’in 75 yılında 75. Kadından emeği temsil eden biri olarak ödül aldığımda sorumluluğumun ne denli büyük olduğunu gördüm. Öyle bir süreçten geçiyorduk ki hem sendikayı hem de toplumsal yaşamdaki kadını anlatmak konumundaydım.

Yılların emek temsilcisi olarak sendikal mücadelede gördüm ki, 21. yüzyılda bile “eşit işe eşit ücret, çalışma saatlerinin kısaltılması” istemi sürüyor. Çünkü iletişim devriminin yapıldığı dünyada ülkemizin çalışan kadınını şöyle tanımlamak isterim: İki işverenli, ( ev – iş) iki mesaili,(ev-iş) dört vardiyalı ( ev, eş, çocuk, iş) sonuçta ağır bir işçi. Bir de örgütsüzse yorgun ve mutsuzdur. Çalışan kadın örgütü sendikaya kayıtlı değil aktif üye olursa, yönetim organlarında yer alırsa, sendikası ile bütünleşirse vardiya sayıları azalır.

Türkiye’nin mücadeleci kadınlarına sesleniyorum:

Hangi konumda olursanız olun, hep birlikte toplumsal muhalefete önderlik edin, gelin bir seferberlik başlatalım. Kadına karşı şiddeti, ayrımcılığı, istismarı, örgütlenmenin önündeki engelleri bu topraklardan söküp atalım.

Çünkü biliyoruz ki bir kadın gittiğinde evin ışığı söner, yaşamın rengi gider, dostluk gider, insanlık gider, örgütlenme yok olur, gelecek gider. Bir kadın geldiğinde; yaşama renk gelir, aydınlık gelir, özgürlük gelir, değişim ve dönüşüm gerçekleşir. Demokrasi yaşam biçimi olur.

Sendikalar erkek görünümlü örgütler olsa da iki konfederasyon başkanı kadının varlığı gelecek açısından oldukça umut vericidir. DİSK tarihinde ilk kez bir kadın Arzu Çerkezoğlu Genel Başkan seçildi. KESK Eş Başkanı ise Aysun Gezen.

İşçi ve kamu çalışanları sendikalarında kadın başkan ve yöneticilerin varlığından söz edebiliriz. TBMM’de olduğu gibi sendikalarda da kadınların koltuklarının işgal altında olduğunu söyleyebiliriz.

Ayrıca işçi sendikaların üst örgütlerinde ve üye sendikaların tüzüklerinde kadın kotası henüz yer almıyor.

Kadına yönelik her türlü haksızlığa direnmeliyiz. Kadının emeğinin, bedeninin, kimliğinin sömürülmesinin kökünü kurutmak için örgütlerimizi; ikinci adresimiz seçmeliyiz. Yoksa ‘Sendikasız Kadınlar/ Kadınsız Sendikalar’ diye daha çok kitaplar yazılır.

Kadın ve sendikal mücadele yaşamsaldır. Sendikalı olursak, istihdam politikaları yapılırken; kadınlar sessiz yedekler olarak adlandırılamaz, işe en son alınan, en önce çıkarılan, anneliği cezalandırılan, dört vardiyalı emekçiler olmazlar. Unutmayalım örgütlü olmak mutluluktur.

Sendikal yaşama bir ömür adayan biri olarak diyorum ki; bir kelebek kadar ömrüm olsa örgütlü yapılarda tüketirim!

Bir yaşam adadığım sendikacılığımı aktif olarak noktalasam da bir sendikacı olarak; yaşadığım sürece en yakın izleyicileri olacak, çağrı aldığım konferanslara gidecek ve yazılarımla bu dünyanın içinde olduğumu göstereceğim.

Türkiye’deki sendikaların Avrupa’da dahil olabileceği ağlar var mı?

Türkiye’deki sendikalar, 1932 yılında ILO – Uluslararası Çalışma Örgütü’ne üye olduktan sonra Avrupa’daki sendikal ağların içinde uğraşını sürdürüyor. Her iş kolunda örgütlü sendika Avrupa’daki aynı işkolundaki sendikanın ve üst örgütün üyesidir. Uluslararası toplantı ve kongrelere üyesi olduğu konfederasyonun genel kuruluna delege olarak katılıp hem seçiyor hem de seçiliyor. Örneğin BASİSEN olarak üyesi olduğumuz Global Union’a (UNI) belirlenen ödentiyi ödüyoruz. Sendikamız UNI ailesinin dünyadaki üye sendikalarından biridir. Genel Başkanımız UNI icra kurulu üyesidir. Dünyanın hangi ülkesinde toplantıya karar verilmişse delegasyon olarak her sendika katılır ve iş kolunun sorunlarını tartışır. Gelecek için yol haritası çizer. Eylem kararları alınır, dayanışma gösterilir. Sendikaların, kadınların, genç işçilerin örgütlenmeleri her defasında gözden geçirilir. Uzun süren grevlerle dayanışma gösterilir.

Türkiye işçi ve kamu çalışanları örgütleri Avrupa ailesinin içinde konfederasyonların üyesi olarak Avrupa ağlarına istediği an ulaşabilir. Örneğin iki ISCOS projesine sendikacı olarak katıldım. ISCOS-CISL seminerinde AB Sosyal Komitesi’nin organize ettiği Ulusal Uyum Komisyonu Koordinatörü Yücel Top’un yürütücülüğünde yapılan projeye hem katılımcı hem de konuşmacı olarak katıldım. Avrupa’dan kadın sendikacılar konuşmacı olarak geldiler. İki etkinlik de kadın çalışanlara yönelikti. Oldukça verimli sonuçlarına tanık oldum. Kadınların sendikal dünyaya ilgi duymasına, sorunların benzerlikler taşımasına, birlikte çözüm üretilmesine, en önemlisi de kadınların bu eğitim sonrası sendikacı olma istekleri ve aday olmalarına eğitimler katkı sağladı.

Avrupa Birliği Sivil Düşün Programı’nın yeni döneminde sendikalara öncelik tanıması hakkındaki düşüncelerinizi alabilir miyiz?

Avrupa Birliği Sivil Düşün Programı’nın yeni dönemde sendikalara öncelik tanıması son derece umut vericidir. Sendikal örgütler ülkemizde kurumsal kimlikleri oturmuş, güçlü örgütlenmelerdir. Sendikalar değişimin ve dönüşümün dinamikleri olmak mücadelesinde yol almak istiyorsa, Avrupa ile var olan örgütlü birlikteliğini güncellemeli, sorunların çözümünde birlikte yol almalı, dayanışma içinde olmalıdır. Avrupa sendikal hareketi de yeni küresel dünya karşısında büyük sorunlar yaşıyor. Sorunlar örgütlü yapılarla çözülür. Sendikal dünyayı öncelemeniz gelecek açısında umut olabilir. Geleceğin umut örgütleri sivil toplum örgütleridir.