Bazısı için de barış değil, barışmak!

Bazısı için de barış değil, barışmak!

Alev Karaduman*

Kelimelerin en iyi, en derine inen anlamlarının çoğunlukla ilk öğrendiğimiz anlamları olduğunu düşünürsek, ‘barış’ın çoğumuzun aklında küsmekten vazgeçtiğimiz, mücadelemizi art niyetimizi geride bıraktığımız durum olduğunu söyleyebiliriz. ‘Barışmak’ demiştik adına, öncesinde bir küslüğü zorunlu kılarcasına… Darılmıştık birbirimize, birbirimizin oyuncaklarını işgal, oyunlarını ihlal etmiştik… Birbirimizin arkasından kötü konuşmuş, elimizde olmayan şeylerden dolayı yargılamış, yaftalamış, bizi birbirimize yasaklamıştık. Küslüğün düşmanlığa, düşmanlığın bencilliğe zorbalığa, ‘zorunlulukların’ ölüme yıkıma savaşa sebep olabileceği günleri görememiştik henüz.

Sonra görmeye başladık elbet. Televizyon gösterdi savaşı; canlı canlı, an be an! Hem de onlarca farklı coğrafyada, binlerce bize benzemeyen insanın kılığında. Uzak yerlerdeki renklerin, kaşların, gözlerin; dilimizin dönmediği sözcüklerle savaşa lanet okuduğunu duyduk. Duyduk da demeyelim de; kulağımıza çalındı… Biz okulumuza gittik geldik, pazar sabahları erkenden kalkıp televizyona en yakın koltuğu kaptık, çizgi film kuşağını kaçırmamak için. Büyüdük işte gelişine; tek işimizin, tek meşgalemizin bu olduğunun farkına varmayarak.

Böyle bir cümleden sonra söze, ‘Ama bizden çok uzakta…’ diye başlayıp, daha önce hiç bahsini duymadığımız gerçekliklerden, acılardan, ölümlerden dem vurulması beklenir değil mi? Bu seferki böyle olmayacak. Çok uzağımızda değil, tam yanı başımızda; bizimle aynı giyinen, aynı şekilde konuşup aynı renkli kalemleri kalem kutusuna dizen bazı çocuklar vardı. Birlikte oyun oynardık, aynı çocuklarla küser, aynılarını aylarca oyunlarımıza almazdık. Ama o çocukların bizim bilmediğimiz bir ikiliğin içinde, okul ve evin çok daha ötesinde berisinde bir ayrışma ile hayatlarına yön vermek, daha o küçücük yaşlarında ‘Onlar Türk’se biz neyiz, biz Kürt’sek onlar niye Türk, neden diğer çocukların anneleri döpiyesli fönlüyken benim annem basma elbiseli beyaz yazmalı, bizim evde konuşulan neden etrafta yok, biz kötü müyüz yoksa terörist mi?’ gibi sorularla boğuştuğunu nerelerden bilebilirdik…

Kürdistan’ın çeşitli illerinden ‘Batı’ya göç etmiş, çocukluklarından itibaren büyük şehrin tozunu toprağını yutmuş bazı nesillerin hikayesi, tam da bu soruların daha da uzadığı noktada başlıyor işte. Bizim şimdilerde ‘ateşkesin çocukları’ diyebileceğimiz, genelde orta sınıf ailelere mensup bu zümrenin kimliklerini savaşın izlerinde, ‘barış’ın gölgesinde arayıp bulma maceraları… Çoğunlukla memur ya da esnaf ailelerinin şansı; savaştan kaçan değil de ‘kaçabilen’ olmalarında yatıyor… Bir gelecek görmüyorlar kendi çocukluklarını yaşadıkları dağlarda ovalarda, çocuklarının çocukluklarına kıyamıyorlar, korkuyorlar biraz da, yukarıda Allah var, ceplerinde var üç beş kuruş paraları da. Sadece evlerini yörelerini bırakmıyorlar göç ederken; kimliklerine, türkülerine, ninnilerine de veda ediyorlar…

Yeni dünyada mutlular; savaş artık çok geride kaldı. İyi, mutlu, insanca yaşayabilmek için tek yapmaları gereken, Kürtlüklerini geçmiş hayatlarından kalma bir serap gibi düşünmek, yavrularını evlatlarını iyi birer Türk vatandaşı olarak yetiştirmek… Okutmak onları, adam etmek; aksansız falsosuz birer doktor avukat öğretmen olarak hayata yolcu etmek… Oldu da; yaptılar, oldu. İşte hikayesi çok da uzaklara gitmeyen, tam yanı başımızdaki çocukların yarım kalmışlıkları tam da bu kaygılardan doğdu. Hayatlarının hafta içi doğan her güneşinden sonra ‘Türküm doğruyum!’ diye bağırırken en çok onların sesi çıktı; resmi ve milli bayramlarda şiir okuma yarışmalarında en zorlu adaylardı. Ama her şeyi kitabına göre yapıp da evlerine gittiklerinde, karşılarında Kürtçe konuşan bir anne baba dayı hala, herkesin terörist dediği o haki renk elbiseli adamlar televizyon ekranında halayda!  Memlekette kalıp harekete katılmış akrabaları da, şehirde yaşayıp eylemlerde yer almış eşleri dostları da aynı oranda nasip alıyordu baskılardan, sürgünlerden, hapislerden, firarlardan. Onların payına düşen ise hiçbiri; konforlu bir hayat, okul, arkadaşlar, güzel Türkçe insanca yaşam; asimilasyon!

Savaştan ‘uzakta’ geçen çocuklukları biterken başka bir savaş başlıyor ergenliklerinde, iç dünyalarında. Kim neyin bedelini ödüyor? Kim ölüyor, kim neden öldürüyor? Annemin babamın rüya dili, sayıklama dili, çocukların duymaması gereken şeyleri konuşma dili, neden bizlere nasip olmuyor? Nenelerim dedelerim öldüklerinde, onlarla karşılıklı birer kelam edememek neden bizim payımıza düşüyor? Evdeki kasetler neden yatağın altında duruyor, bu insanlar Ahmet Kaya’ya neden çatal atıyor? ‘Kürt olduğunu kimseye söyleme’ şiarıyla büyütüldük büyütülmesine de, gittiğim okullar, kazandığım yarışmalar da mı kendimi açık etmem için hala daha yetmiyor? Ateşkesin nimetleri işte; zaman oluyor yetiyor… Biliyorlar Kürt olduklarını artık, neneleri ve dedeleriyle konuşamamış olsalar da, söyledikleri ninnilerini annelerine babalarına sorup da öğreniyorlar. Anlamlarını öğreniyorlar; anlamaya çalışıyorlar. Savaşanların neden savaş ettiğini anlamaya çalışıyorlar. Oradakilerin neden kalmak zorunda olduklarını, neden gelemediklerini, kendileri gibi avukatlık mühendislik yollarında cirit atamadıklarını… Suçluluk başlıyor bu sefer; kör topal argümanlarını ne ‘Türkler’e ne de ‘gerçek Kürtler’e açmaya cesaret edebiliyorlar. Bu mücadelenin sadece konuşanları olduklarını biliyorlar; sesleri Kürtçe şarkıdan öteye, elleri kolları kullandıkları bir oydan öteye varmıyor; utançlarıyla eziklikleriyle ama hınçlarıyla ve heyecanlarıyla duruyorlar, öyle kalıyorlar.

İşte onlar savaşı, herkeslerden biraz daha çok ama kimisinden de çok daha az biliyorlar. Bir tek şeyi en iyi onlar biliyorlar; barış içinde yaşamakla ‘barışma’nın aynı şey olmadığını… Bir eli yağda diğeri balda olmasa da, bir eli cebinde diğer eli hayalini kurabildiği yerlerin istikametinde olan bu nesiller biliyorlar; savaş yolların dağların kilometrelerin ötesinde de olsa borusunu öttürüyor. Her şey bir yabancının ‘Nerelisin?’ diye sormasıyla başlıyor, inkarlar kabuller, duydukları ve duymamış gibi yapmaları, anlatmak istemeleri ama dillerinin dönmemeleri ömrü billah yakalarını bırakmıyor.

‘Barış’ ilk öğrendikleri anlamını artık isteseler de temsil etmiyor. Küslüğün karşılığından çok daha büyük, artık ulaşılmaz bir ideal gibi geliyor. Biliyorlar ki onlar için barış demek olan, hala masum çocukların, ablaların, bakkalların, çobanların, gençlerin, yaşlıların ölüm diye bildiği… ‘Barışmak’ diye geçiriyorlar içlerinden o zaman, hepimiz için olan, tebdil-i kıyafet ve tebdil-i belagatla karşımıza çıkan durmadan. Nenemin allı güllü ninnilerinden, şimdikilerin kara kuru rap şarkılarına uzanan… Sadece bir tane ‘barış’ var; özgürlük ve eşitlik köprülerinden geçerek vardığımız, en sonunda gerçekten barıştığımız…

Alev KaradumanAlev Karaduman, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı mezunu. Gazete ve dergilerde yayımlanan araştırma ve mizah yazılarıyla tanınan araştırmacı yazar şu anda BirGün Gazetesi Pazar Eki’nde düzenli olarak köşe yazıyor. İletişim Yayınları’ndan çıkan ilk kitabı “Anlıyorum Ama Konuşamıyorum”, ‘Batı‘da büyümüş Kürt gençlerinin kimlik ve asimilasyon mevhumlarını irdeliyor.